
Çok eski zamanlarda, çok büyük bir ülkenin bir padişahı varmış. Bu padişah bir gün vezirini yanına alarak bir yolculuğa çıkmış. Gide gide bir kaleye varmışlar. Bakmışlar ki ortalıkta kimsecikler yok. Açık kapıdan içeriye girerek kaleyi gezmeye başlamışlar. Güzel bahçelerden, güzelce döşenmiş odalardan geçmelerine karşın, kimseyle karşılaşmamışlar. Padişah da vezir de şaşkınlıkla biribirlerine bakmışlar. Derken balkondaki altın sandalyeyi görmüşler.
Padişah:
- Gözlerime inanamıyorum, bu muhteşem köşkün, bu küçük sarayın sahibi yok mu? Demiş.
Vezir padişahın sözlerini onaylamış:
- Böyle bir altın sandalyenin burada oluşunu anlayamadım, demiş.
Padişahla vezir dışarı çıkmışlar.
Padişah:
- Kızlarım gezmeyi çok severler. Onları buraya gönderelim. Birer gece kalsınlar. Bakalım burasının kimin olduğunu öğrenebilecek mi?
Vezir, padişahın sözlerini onaylamış.
Saraya varır varmaz onların padişahın eşine ve kızlarına anlatmışlar. Kızların hepsi de o kaleyi görmek istemiş.
Önce büyük kızı hazırlamışlar. Vezir, büyük sultanı alarak o kaleye götürmüş. Sultanı, balkondaki altın sandalyeye oturtarak:
- Bu sandalyeye oturup bekle. Bu kalede kimler olduğunu öğren. Yarın seni almaya geleceğim. Gördüklerini bize anlatırsın, demiş. Vezir gitmiş, sultan beklemeye başlamış. Çok geçmeden korkunç bir gürültü kopmuş. Kız korkuyla titremiş, sandalyede büzülerek oturmuş. Bakmış, yarı insan yarı dev birinin gelmekte olduğunu görmüş. Devin elinde bir kuzu varmış. Kızın yanından geçerek gözden kaybolmuş. Kız, sabahı zor etmiş. Sabahleyin vezir gelmiş.
Kıza:
- Ne gördün?demiş.
Kız, korkudan yanıt verememiş. Hemen sarayına dönmek istemiş.
Bir sonraki gün, vezir ortanca sultanını kaleye getirip bırakmış.
- Olanları dikkatle izle, yarın bize anlatırsın, demiş.
Vezir gittikten sonra ortanca sultan sandalyede beklemeye başlamış. Derken bir gürültü ile balkonun kapısı açılmış. Elinde bir kuzu ile dev balkona çıkmış. Kız, korkudan titremeye başlamış. Dev, kıza şöyle bir göz atmış. Sonra gözden kaybolmuş.
Ortanca sultan o geceyi korkudan titreyerek geçirmiş. Sabahı güç beklemiş.
Sabahleyin vezir geldiğinde, ortanca sultanı tir tir titrer halde bulmuş, kızcağız korkudan olanları anlatamamış.
Vezir, bir sonraki gün küçük sultanı kaleye götürmüş. Onu da ablaları gibi kalenin balkonundaki altın sandalyeye oturtup geriye dönmüş.
Derken dev, elindeki kuzu etiyle balkona girmiş. Küçük sultan ondan korkmamış. Gözleriyle devi izlemiş. Dev, elindeki eti kapının kenarına bırakmış.
Küçük sultan hemen sandalyeden kalkıp içeriye girmiş. Eti alarak mutfağa girmiş. Ocağı yakarak güzel yemekler yapmış. Sonra karnını doyurarak oracıktaki döşeğe yatmış, kıvrılarak uyumuş.
Sabahleyin kendisine almaya gelen vezire:
- Gördüklerimi daha sonra anlatırım. Ben burada kalacağım. Aileme sevgilerimi ilet, demiş.
Vezir şaşkınlık içinde saraya dönmüş. Padişah ve sultan, olanlardan bir şeyler anlamamışlar. Küçük kızın orada kalmak istemesine çok şaşırmışlar.
Meğer gelen dev kılığına giren bir padişahmış. Kaleye giren insanların kişiliğini deniyormuş.
Küçük sultanın yürekliliğini ve pişirdiği yemekleri çok beğenmiş.
- Bu sultanı bir kez daha deneyeceğim, demiş.
O akşam, gene balkonun kapısına bir parça et bırakmış.
Küçük sultan mutfağa girerek yemekleri pişirmiş. Sonra karnını doyurarak bir köşeye kıvrılmış, uykuya dalmış.
Sabahleyin vezir gene gelmiş. Ancak kız, saraya dönmek istememiş. Vezire:
- Bana mutfakta giyebileceğim bir terlik getir, demiş.
Vezir şaşkın şaşkın saraya dönmüş. Bir çift altın terlik satın alarak küçük sultana götürmüş.
Ona:
- Bu terlikleri on kese altınla aldım, parasını isterim, demiş.
Küçük sultanın yanında hiç para yokmuş. Kara kara düşünmeye başlamış.
Vezir gittikten sonra “Terliklerin parasını nasıl vereceğim?” diye düşünmeye başlamış.
O sırada mutfağa giren dev:
- Sabırlı ol diyerek gözden kaybolmuş.
Küçük sultan bir çare bulamayınca ağlamaya başlamış.
Dev yine mutfağa girmiş, kuzu etini bırakarak dışarı ç